“MUTLAK BUTLANLA TÜRK SİYASETİ YENİDEN YAPILANDIRILMAYA ÇALIŞILIYOR AMA ESAS MESELE MUTFAKTAKİ MUTLAK KRİZ”

“HANİ PKK KAYITSIZ ŞARTSIZ SİLAH BIRAKIYORDU?”

“İSTİKLAL SAVAŞI’YLA KURDUĞUMUZ DEVLETTEN ÖCALAN’A TAVİZ VERİLMESİNİ Mİ BEKLİYORUZ?”

“TÜRK MİLLETİNE SÖZ VERİYORUZ: BÜTÜN SIĞINMACILARI VE KAÇAKLARI VATANLARINA YOLLAYACAĞIZ”

“SURİYELİLER, SURİYE'DE TÜRKİYE'NİN DOSTLARI OLARAK YAŞAMAYA DEVAM ETSİNLER AMA HERKES KENDİ VATANINDA YAŞASIN”

“KIBRIS'IN NATO'YA ALINMASI VE GARANTİ ANTLAŞMASI'NIN SONA ERDİRİLMESİ, TÜRKİYE'YE KURULMUŞ ÇOK BÜYÜK BİR TUZAKTIR”

“KKTC'DEN VAZGEÇEN MAVİ VATAN'DAN VAZGEÇER, MAVİ VATAN'DAN VAZGEÇEN VATANDAN VAZGEÇER”

“ORTADA TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ'NİN LÜBNANLAŞTIRILMASI SÜRECİ VARKEN, NEDEN KENDİLERİNİ VATANSEVER OLARAK NİTELENDİRENLER BİR ARAYA GELMEK İSTEMEZLER?”

Genel Başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ; Türk Milleti Basın Toplantısında Türkiye gündemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Bu basın toplantısını umarım İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri de izliyorlardır. Hemen toplantı sonrasında açıklamalarını yaparlar ve soracağımız sorulara cevaplarını verirler. Ama her zaman olduğu gibi gündemimizin ilk maddesinde ekonomi var. Çünkü mutlak butlanla Türk siyaseti yeniden yapılandırılmaya çalışılıyor ama esas mesele mutlak yoksulluk, mutfaktaki mutlak kriz.

Her ayın üçünde TÜİK, TÜFE ve ÜFE rakamlarını, yani enflasyon verilerini açıklıyor. Yine yarın saat 10.00'da açıklayacaklar. Tabii, yüksek bir maaş zammı olmasın diye yapabilecekleri en düşük enflasyon rakamını açıklayacaklar. Ama onları bırakalım. Biz daha gerçekçi rakamlar üzerinden gidelim.

3 Kasım 2002'ye geri dönelim. AK Parti iktidara geldiğinde tedavüldeki en yüksek banknot 20 milyon TL'ydi. Yani bugünkü 20 TL idi. 2009'un başında da 200 TL'yi tedavüle soktular. Şimdi ise bugün 20 TL ile bir şey almanız mümkün değil, bunu biliyoruz. Peki, AK Parti iktidara geldiğinde, Kasım 2002'de 200 TL ile neler alınıyordu, bir bakalım.

2002'de ekmek 30 kuruştu ve 200 TL ile 667 tane ekmek alıyordunuz. Bugün ise ekmek 17,5 TL; sadece 11 tane alabiliyorsunuz. Sevgili TÜİK, istediğin rakamı yayınla, istediğin kadar düşük göster. Ama ekmeğin sayısıyla oynayamıyorsun. İnsanların evlerine, mutfaklarına götürdükleri ekmeğin sayısını artıramıyorsun.

2002'de dana kıymanın kilosu 9 TL idi ve 200 TL ile 22 kilo kıyma alınıyordu. Bugün kilosu 900 TL ve aynı parayla sadece 220 gram alabiliyorsunuz. Geldiğimiz noktaya bakın. Hayatın gerçeği, AK Parti Türkiye'sinin gerçekliği bu. 2002'de süt 1 TL idi ve 200 TL ile 200 litre süt alıyordunuz. Bugün süt 50 TL. Yani 200 TL ile sadece 4 litre alabiliyorsunuz.

Motorinin litresi 2002'de 1,10 TL idi ve 200 TL ile 181 litre motorin alınıyordu. Bugün litre fiyatı 65 TL ve aynı parayla sadece 3 litre alabiliyorsunuz. Evet, AK Parti Türkiye'si işte bu. Türkiye'nin parası pul oldu ve her geçen gün fakirleşme devam ediyor. Sefalet artıyor.

28 bin 75 TL alan 11 milyon asgari ücretli insan var. Bunun satın alma değeri bugün itibarıyla yaklaşık 23 bin 500 TL'ye düşmüş durumda. 20 bin TL maaşla geçinmeye çalışan 5 milyon emekli var. Onların maaşının satın alma değeri de yaklaşık 17 bin TL seviyesinde. Açlık ve çaresizlik içinde AK Parti Türkiye'sinde kıvranıyorlar. 

Görünen o ki Temmuz ayında asgari ücrete ve emekli maaşlarına ciddi bir artış gelmeyecek. Çünkü daha seçimleri düşünmüyorlar. AK Parti iktidarı vatandaşın nasıl geçineceğiyle ilgilenmiyor hiç. Onlar sadece seçimlerden önce zam yapıp milleti nasıl kandırırız, onun peşinde koşuyorlar.

Değerli Zafer Partililer, değerli yurttaşlarım, 

Buradan tek çıkış var. AKP, MHP ve DEM’in oluşturduğu DAM ittifakını sandık önümüze geldiğinde sandığa gömmek. Türk siyasetini mutlak butlanla boğmak isterken, kendileri mutfaktaki mutlak yangının neticesinde boğulacaklar.

Zafer Partisi Türk halkına yeni bir ekonomik model öneriyor. Devlet Planlama Teşkilatı'nı tekrar kuracağız. Planlı bir ekonomik modeli ortaya koyacağız. Planlı bir kalkınma sürecini başlatacağız. Planlı sanayileşme ve planlı tarım olmadan Türkiye'nin tekrar zengin bir ülke, Türk halkının da refah içinde yaşayan bir halk olması mümkün değildir.

Değerli basın mensupları ve bizleri televizyonlarının ve sosyal medya hesaplarının başında izleyen değerli yurttaşlarım,

'Terörsüz Türkiye' dedikleri PKK ile müzakere süreci 20 ayı doldurdu. Bu süreçte Devlet Bahçeli, terör örgütünün elebaşı, narko terörist Öcalan'a 'kurucu önder' dedi. Ona siyasi statü istedi, 'siyasi koordinatör olsun' dedi. Mecliste bir Öcalan Komisyonu kurdular ve narko teröristi meşrulaştırmak için çalıştılar, çalışmaya da devam ediyorlar. Üç milletvekilini bu narko teröristin ayağına gönderdiler, nasihatlerini dinlettiler.

Oysa bu sürece başlarken güya bir al-ver süreci olmayacaktı. Pazarlık yapılmayacaktı. PKK kayıtsız şartsız teslim olacaktı. Şimdi AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik çıkıyor ve diyor ki: 'PKK'nın silah bırakması için yasal zemin hazırlamalıyız.' 20 ay sonra geldiğiniz nokta bu mu? Hani PKK kayıtsız şartsız silah bırakıyordu? Hem de bütün Orta Doğu'da bırakıyordu. Hani kendisini feshediyordu?

Ne kendisini feshetti ne de silah bıraktı. Üstelik PKK elebaşları Kandil'den diyorlar ki: 'Biz silah bırakacağız demedik ki, biz silahlı mücadele stratejisini durduruyoruz dedik.' Bu arada adının açıklanmasını istemeyen, bundan da utanan bir MHP yetkilisi de diyor ki: 'PKK'nın tamamen silah bırakmasını beklemek de gerçekçi değil.' Evet, PKK silah bırakmayacak. Bunu istemek gerçekçi değilmiş. Ama siz PKK'yla Türkiye'nin milli, üniter ve laik devlet yapısını tartışacaksınız ve bunu gerçekçi bulacaksınız.

Şimdi bir çerçeve yasa taslağı, Meclis tatile girmeden önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getiriliyor. Biliyorsunuz, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin çalışma süresi de uzatıldı. Açıkça 'af' demiyorlar ama biliyoruz ki bu çerçeve yasa, Öcalan dahil bütün PKK'lılara bir af çerçevesi getirmek ve onları sözde topluma entegre etmek amacıyla getiriliyor.

Bu arada DEM Parti'nin Türkiye'nin değişik yerlerinde mitingler yaptığını görüyoruz. DEM, Türk milletine meydan okumak, Türk devletine meydan okumak için; terörle mücadelede verdiğimiz on binlerce şehide, on binlerce gaziye adeta hakaret edercesine, İstanbul'da Mavi Çarşı'da aralarında bebeklerin de bulunduğu 12 suçsuz insanı yakarak öldüren bir teröristi konuşmacı olarak kürsüye çıkarıyor. O terörist de çıkıp, 'Siz bizim pişman olduğumuzu mu zannediyorsunuz?' diye böğürüyor. İnanılır gibi değil. Gelmiş olduğumuz nokta bu.

AK Parti'nin ve MHP'nin Türkiye'yi getirmiş olduğu nokta budur. Sanki Türk Silahlı Kuvvetleri bir meydan muharebesi kaybetmiş gibi davranıyorlar. Sanki Mondros Mütarekesi imzalanmış ve Sevr'e hazırlanıyormuşuz gibi hareket ediyorlar. Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri, polis teşkilatı ve jandarma teşkilatı PKK terör örgütünü defalarca yendi, altyapısını tahrip etti, Türkiye’nin dışına attı ve en son da Pençe Kilit Harekatı’yla Kuzey Irak’ta canını okudu. 

Şimdi biz bu terörist örgütün önünde devletin diz çökmesini ve İstiklal Savaşı’yla kurduğumuz devletten Öcalan’a taviz verilmesini mi bekliyoruz? Venizelos’a ve o dönemin İngiliz, Fransız başbakanlarına vermediğimiz neyi Abdullah Öcalan’a vereceğiz? İnanılır gibi değil. Bu bir teslimiyet anlaşmasıdır ve memleketi Lübnanlaştırmadır. Türk milletini etnisitelere ve mezheplere bölme, Türkiye'nin milli dokusunu tahrip etme sürecidir. Zafer Partisi olarak bütün gücümüzle bu süreçle mücadele edeceğiz. Bu sürece karşı Atatürk'ün kurmuş olduğu Cumhuriyet'i savunmanın öncülüğünü kararlılıkla yapmaya devam edeceğiz. Arkamızda da büyük Türk milletinin kuvvetli ve güçlü desteğinin olduğunu biliyoruz. Türk milleti sessiz ve sakin bir şekilde bu süreci izliyor, öfkeli bir şekilde izliyor, açlıkla boğuşuyor. Evet, sefalet içerisinde ancak millet 'Ekmeğimi çaldırmam, devletimi böldürtmem' diyor.

Sevgili Zafer Partililer, değerli basın mensupları ve bizleri televizyonlarının, sosyal medyalarının başında izleyen değerli yurttaşlarım,

Gelelim İçişleri Bakanlığı'na ve Göç İdaresi Başkanlığı'na. Göç İdaresi Başkanlığı, sığınmacı ve kaçaklar konusunda kamuoyunu yanıltmaya çalıştığım iddiasıyla bir basın açıklaması yapmış. Bu açıklamada demiş ki: 'İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 2016 yılından bugüne kadar gönüllü olarak Suriye'ye dönenlerin toplam sayısının 1 milyon 434 bin olduğunu söyledi. Türkiye'nin Şam Büyükelçisi Nuh Yılmaz ise ancak 8 Aralık 2024'ten sonra dönenlerin sayısının 700 bin olduğunu açıkladı.' Evet, aradaki farkın zamansal bir fark olduğunu söylüyorlar. Demek ki Beşşar Esad devrilmeden önce 734 bin kişi dönmüş; iç savaş devam ederken ve Beşşar Esad devrildikten sonra da 700 bin kişi dönmüş.

Şimdi o kadar zayıflamış bir bürokrasi ki kendi rakamlarına bile hâkim değiller. Aslında 734 bin kişinin döndüğü iddiası 2016'dan 2024'e kadar olan dönemi değil, 2014'ten 2024'e kadar olan dönemi kapsıyor, sayın bürokratlar. Yani 2014-2015 rakamlarını atlıyorsunuz. Toplarsanız 2016'dan itibaren 734 bin çıkmıyor. Eğer 2014'e kadar geri giderseniz 734 bin rakamına ulaşıyorsunuz. Ama şimdi gelin bu iddiaları teker teker inceleyelim.

2016'da geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı 2 milyon 834 bin 441. 2024'teki geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı ise 2 milyon 901 bin 478. Yani 1 milyon 440 bin 123 Suriyeli ülkesine dönmüş ama Türkiye'deki Suriyeli sayısı 67 bin artmış. Bunlar sizin rakamlarınız. 

Peki biz 2021 yılında Zafer Partisi'ni kurduk ve dedik ki Suriyelileri Zafer Turizm'le yollayacağız. Siz de dediniz ki: 'Nasıl yollarsınız? Siz ırkçı mısınız? Siz Arap düşmanı mısınız? Siz savaş içerisindeki bir Suriye'ye bu insanları nasıl yollarsınız? İnsanları iç savaşın ateşine nasıl atarsınız?' Demediniz mi? Dediniz. E zaten dönüyorlarmış. Bakın, siz diyorsunuz ki iç savaşın yaşandığı, hem de en yoğun döneminin yaşandığı süreçte bile 734 bin Suriyeli ülkelerine döndü. Peki neden bize bu kadar saldırdınız, 'Yollayacağız' dediğimizde? 

Ama durun bakalım. Şam Büyükelçisi ne diyor? '700 bin Suriyeli, 2024 sonrasında döndü.' diyor. Ama bir şey daha söylüyor. Diyor ki: 'Artık dönmeyecekler. Entegrasyon süreci başlayacak.' Bunu gözlerden kaçırmaya çalışıyorsunuz. İçişleri Bakanı'nın yapmış olduğu açıklamada da Şam Büyükelçisi'nin ifadesinde olduğu gibi Suriyelilerin artık geri dönmeyeceği ve Türkiye'de kalacakları ifade ediliyor. İçişleri Bakanı şimdi Suriyelilere izinsiz çalışma izni verildiğini açıklıyor. Bunun sonucu bunlara vatandaşlık vererek seçimlerde oy kullanmalarını sağlamak. Ancak yine rakamlara bakalım arkadaşlar. İlginç rakamlar var ve bunlar resm, rakamlar. Bakın, bu tablo bizim tablomuz değil; Göç İdaresi'nin tablosu.

2021'de Türkiye'de 3milyon 737 bin 369 Suriyeli varmış. Bunun 50 bini dönmüş. Peki 2022'de kaç kalmış? 3 milyon 513 bin 776. Yani 50 bin kişi dönmüş ama azalan sayı 223 bin. Sayın Göç İdaresi Genel Müdürü ve diğer yetkililer, bu aradaki fark ne oldu? Bu Suriyeliler ne oldu?

2022'de 3 milyon 513 bin 776 Suriyeli varken 36 bini dönmüş. Ama 2023'te Suriyeli sayısı 362 bin azalmış ve 3 milyon 150 bine düşmüş. Dönen sayı 36 bin. Nasıl oluyor arkadaşlar? Abrakadabra mı? Ne oldu bu Suriyelilere?

2024'e geliyoruz. Bakın, 2 milyon 901 bin Suriyeli var. 207 bin kişi dönmüş. Ama Suriyeli sayısı 553 bin 722 azalmış. Şaka gibi. Bu matematiği bize izah edin. Yani 2021-2025 arasında aslında resmi rakamlara göre 50 bin, 36 bin, 19 bin ve 207 bini topladığımızda 313 bin 629 Suriyeli Suriye'ye dönmüş diyorsunuz. Ama aynı dönemde Suriyeli sayısı Türkiye'de 1 milyon 399 bin 613 azalmış. Yani izah edemediğiniz 1 milyon 75 bin 996 tane Suriyeli var. Ne yaptınız bunlara? Göç İdaresi, bunlara ne yaptınız? Vatandaş mı yaptınız bunları? Nerede bunlar? 

Bakın ilave sorular da var. Resmi hudutlardan giriş çıkışlara bakıyoruz. Yıllık 10 bin ile 40 bin arasında. O halde bu milyonlarca Suriyeli nereden gitti? Yine bakın; Sayın İçişleri Bakanı, Dışişleri Bakanı ve bütün bakanlar, Milli Eğitim Bakanlığı'nın rakamlarına göre 2025'te Türkiye'de anaokulunda 25 bin 759 Suriyeli öğrenci okuyor. İlkokulda okuyan Suriyeli öğrenci sayısı 372 bin 223. Ortaokulda okuyan Suriyeli öğrenci sayısı 225 bin 230. Lisede okuyan Suriyeli öğrenci sayısı 99 bin 14. Üniversitede okuyan Suriyeli öğrenci sayısı ise 54 bin 974. Yani anaokulundan üniversiteye kadar toplam 777 bin 20 Suriyeli öğrenci Türkiye'de eğitim görüyor.

Şimdi her Suriyeli öğrencinin bir annesi ve babası olduğunu kabul edelim. Toplam anne ve babaları da 1 milyon 554 bin. Bir de 777 bin 20 öğrenciyi eklediğimiz zaman toplam 2 milyon 331 bin 60 Suriyeli anne, baba ve çocuk ediyor. Peki, 2025'te Göç İdaresi Türkiye'deki Suriyeli sayısını kaç olarak açıklıyor? 2 milyon 347 bin 756. Arkadaşlar, matematiği nerede öğrendiniz? Ya resmi rakamlarınıza göre Türkiye'de Suriyeli bir ailede 5-6 çocuk var. Mucizeler gerçekleştiriyorsunuz.

Şimdi bakın, 'Ümit Özdağ neden sığınmacılar meselesini artık eskisi kadar sıklıkla konuşmuyor?' diyordunuz. İktidarın trol hesaplarından da sarı muhalefetin trol hesaplarından da bu soru soruluyordu. Tabii gündemde ekonomik kriz ağır bir şekilde olduğu için ve çok ciddi bir milli, üniter, laik devlete yönelik, terörle müzakereler üzerinden tehditler gerçekleştiği için Zafer Partisi olarak hem ekonomik reform programımızı hem de uyuşturucu ve sanal kumarla milletimize yapılan saldırıyı ele alıyorduk. Hem de bu arada bir başka çalışma daha yapıyorduk. Başdanışmanım, kalkınma ekonomisti Prof. Dr. Mehmet Alagöz'e iki sene önce bir talimat vermiştim. O da yedi arkadaşıyla birlikte devletin bütün resmi kaynaklarından sığınmacılar ve kaçaklar meselesini çalışıyordu.

Sonunda ortaya 700 sayfalık dev bir araştırma çıktı. Bunun bir bölümünü kendimizde tutuyoruz, paylaşmayacağız 300 sayfasını. 400 sayfalık kısmını ise kitap olarak yayımlıyoruz. Göç İdaresi'nin, Milli Eğitim Bakanlığı'nın, Sağlık Bakanlığı'nın, Kültür Bakanlığı'nın, polisin ve jandarmanın bütün resmi rakamları burada var. Hepsinin. 14 ilde enflasyona etkisi, ev kiralarına etkisi, domates, biber ve yumurta fiyatlarına etkisi, çöplerin oluşturduğu maliyet, su harcamaları ve su tüketimine etkisi; hepsini ortaya koyduk. Bunu Türk kamuoyuyla paylaşacağız. Ev satışı üzerinden kimlere vatandaşlık verilmiş, kaç kişiye verilmiş, hangi illerde ne kadar verilmiş; hepsi devletin resmi kaynaklarına göre hazırlandı.

Ben de konuyu tekrar güçlü bir şekilde gündeme getirmek için bu çalışmanın tamamlanmasını bekliyordum. Şimdi çalışma bitti. Nasıl bir tesadüftür ki tam da çalışmanın bittiği dönemde Şam Büyükelçimiz, 'Artık Suriyeliler Türkiye'de kalıyor, entegrasyon yapacağız’ dedi. Çok iyi Türkçe öğrenmişler, çok başarılı iş insanları olmuşlar. Olur, hiç itirazımız yok. Ama ülkelerine dönsünler ve kendi ülkelerinde çalışmaya, ülkelerini ayağa kaldırmaya devam etsinler. Biz Zafer Partisi olarak Türk milletine söz veriyoruz. Bu konuyla birinci derecede yüz yüze gelen jandarmamıza, polisimize söz veriyoruz. Bütün sığınmacıları ve kaçakları, devletler hukukuna uygun bir şekilde vatanlarına yollayacağız. Suriyeliler, Suriye'de Türkiye'nin dostları olarak yaşamaya devam etsinler. Ama herkes kendi vatanında yaşasın.

Değerli Zafer Partililer, 

Önemli bir husus da Kıbrıs'taki tehlikeli gelişmedir. Birleşmiş Milletler Özel Temsilcisi Holguín sözde yeni bir barış planı getiriyor. Ne zaman Kıbrıs'ta 'özel temsilci' lafını duysam, 'Eyvah, yine bir saldırı geliyor, yine Türkiye'ye bir tuzak kuruluyor.' derim. Bakın, bu yeni olduğu söylenen planda neler var? İki toplumlu, iki taraflı gevşek konfederasyon kurulacakmış. Ya bu proje benden yaşlı arkadaşlar. 60 seneden beri aynı mavrayı anlatıyorlar. Cumhurbaşkanı sembolik olacakmış ama yürütme yetkisi Rum Başbakanda olacakmış.

2004 Annan Planı ve 2017 Crans Montana haritaları geçerli olacakmış. Yani KKTC'nin tanınması karşılığında Rumlara Maraş, Güzelyurt ve Mesarya Ovaları'nın bir bölümü verilecekmiş. Ya Rumlar bırakın toprak almayı, biz güneyden toprak talep etmiyorsak şükretsinler. O bölge size fazla büyük. Garanti Antlaşması kaldırılacak, Türk askeri çekilecek, Kıbrıs NATO üyesi yapılıp adada NATO üssü ve NATO askeri bulunacakmış. Türkiye de Rum kesiminin uçak ve gemilerine ülkemiz limanlarını kullanma izni verecekmiş. Doğrusu Zafer Partisi olarak Türkiye'deki bütün vatanseverleri, Atatürkçüleri, milliyetçileri, ulusalcıları, kendisini Türk hisseden herkesi bu alçakça projeye karşı direnmeye, mücadele etmeye ve karşı çıkmaya davet ediyorum.

Kıbrıs'ta iki devletli çözümün dışında bir çözümü Zafer Partisi olarak tanımıyoruz. AKP iktidarının da asla bu tuzağa düşmemesi gerektiğinin altını çiziyoruz. Kıbrıs'ın NATO'ya alınması ve Garanti Antlaşması'nın sona erdirilmesi, Türkiye'ye kurulmuş çok büyük bir tuzaktır. Kıbrıs'ın NATO'ya alınmasına hiç ihtiyaç yok. Zaten Türkiye, KKTC'de ordusuyla konuşlanmış durumda. Rum kesiminde de Yunanistan var, İngiltere var, Fransa var; bütün NATO üyeleri var. Aslında buradan bakarsanız NATO, hiçbir ülkede olmadığı kadar bugün Kıbrıs Adası'nda zaten bulunmaktadır. Bundan sonrası Türkiye'ye kurulmuş bir tuzaktır. 

Avrupa Birliği bunu kabul edersek bize vize kolaylığı sağlarmış. Vize kolaylığı falan istemiyoruz kardeşim. Vizeniz de sizin olsun. Biz Kıbrıs’ta bir Türk Devleti’nin var olmaya devam etmesini istiyoruz. AKP hükümetine de sesleniyoruz, Dışişleri Bakanlığı'na da sesleniyoruz. Sakın yeni bir '5+1' toplantısını kabul etmeyin. KKTC'nin varlığı Türkiye için yaşamsal bir öneme sahiptir. Doğu Akdeniz'deki Mavi Vatan, KKTC olmadan düşünülemez. KKTC'den vazgeçen Mavi Vatan'dan vazgeçer. Mavi Vatan'dan vazgeçen vatandan vazgeçer.

Sevgili Zafer Partililer, 

Biliyorsunuz; Sivas, Erzincan, Erzurum ve Kayseri'yi kapsayan bir seyahate arkadaşlarımızla çıktık. Bu illerde ziyaretler gerçekleştirdik, paneller düzenledik. Bu arada Erzurum'un Hınıs ilçesinde bir mahkeme vardı. Şeyh Said'e hakaret ettiğim iddiasıyla yargılandım ve adli para cezasına mahkum oldum. Şeyh Said'in hatırasına hakaret ettiğim gerekçesiyle verilen bu hükmün açıklanması geri bırakıldı. Yani beş sene içerisinde benzer bir suç işlemezsem bu suç ortadan kalkacakmış.

Arkadaşlar, mesele benimle ilgili değil. Mesele, Türkiye'de bir mahkemenin Şeyh Said'in muteber bir hatırası olduğuna karar vermiş olmasıdır. Bu bir felakettir. Yarın Öcalan'ın muteber hatırasından, FETÖ'nün muteber hatırasından bahsedilecektir. Hangi muteber hatıraya sahip olabilir ki isyancı ve vatan haini olarak mahkum edilip idam edilen bir kişi? Bir Türk mahkemesi bununla ilgili nasıl böyle bir ifadede bulunabilir?

Biz biliyoruz ki bu süreç aslında Ümit Özdağ'la değil, Atatürk Cumhuriyeti'yle; milli, laik, üniter devletle hesaplaşmadır. Ve bu süreçte bizim tarafımız Atatürk'tür, İstiklal Harbi'nin gazileridir, milli, laik, üniter Türk devletidir. Bundan sonra da hainlere hain demeye devam edeceğiz. 

Gelecek hafta biliyorsunuz hem ben hem sizler Ankara dışında değişik siyasi faaliyetlerde bulunmak için ayrılacağız. Ben de Burdur'a gideceğim. Benimle birlikte gelecek divan üyesi arkadaşlarım var. Birçok divan üyesi ve Genel İdare Kurulu üyesi arkadaşlarımız da yurdun değişik yerlerinde parti teşkilatlarımızla birlikte sahada dolaşıyor ve çalışıyorlar.

Zaten gelecek hafta Ankara'da yaşamak mümkün değil. Çünkü NATO Zirvesi var. NATO, demokrasiyi korumak için kuruldu. Pek demokrasi korunmuyor gibi geliyor bize. Bırakın, yaşamak zor hale geldi Ankaralılar için gelecek hafta Ankara'da. 

Evet, Ukrayna ve İran savaşlarıyla Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Orta Doğu arasındaki konumu, Türkiye'nin jeopolitik önemini belki de Soğuk Savaş'ta olduğundan daha da artırmış durumda. Soğuk Savaş dünyasında Türkiye, NATO'nun güney kanat ülkesiydi ve ikincil öneme sahipti. Esas merkezi, Almanya'nın konumlandığı Orta Avrupa cephesi oluşturuyordu. Ama Soğuk Savaş sonrasındaki dünyada, sadece bugün değil son 30 yılda da Türkiye; hem Doğu Akdeniz'de hem Kafkasya'da hem Balkanlar'da hem de Karadeniz'de artan bir jeopolitik öneme sahip. Bu NATO toplantısında ABD'nin Avrupa savunmasına ve güvenliğine katkısını azaltma girişimi ele alınacak. Avrupalı devletlerin savunmaya daha fazla katkıda bulunması isteniliyor.

İşte böyle bir süreçte Türkiye açısından iki önemli şeyi görüyoruz. Birincisi Adana'da kurulacak kolordu, ikincisi ise İstanbul Boğazı'nda tertiplenecek Deniz Unsur Komutanlığı. Bu ikisi de Türkiye'nin milli güvenliği aleyhine hızla gelişebilecek süreçlerin ipuçlarıdır. Bu konuda Zafer Partisi olarak dikkatli bir araştırma süreci içerisindeyiz. Asla Karadeniz'deki bu konuşlanma, Türkiye ile Rusya'yı karşı karşıya getirecek ve Türk-Rus ilişkilerini bir çatışmaya dönüştürecek ortamı yaratmamalıdır. Türk-Rus ilişkileri sağlıklı bir zeminde, karşılıklı güven içerisinde devam etmelidir.

Türkler ve Ruslar son 400 yılda birçok kez savaşmışlardır. Ruslar, imparatorluk ve devlet yönetme stajını Türk devletlerinin ve imparatorluklarının hakimiyetinde yapmışlardır. Bugün de Rusya Federasyonu'nun nüfusunun yüzde 25'i Türkçe konuşan halklardan oluşmaktadır. Türkçe konuşan halklar Türkçeyi TÖMER'de öğrenmemişlerdir. Onlar Türktür. Bundan dolayı Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin iyi olması, sağlıklı bir zeminde gelişmesi büyük bir öneme sahiptir.

Keza Adana'da kolordunun bir NATO kolordusuna dönüştürülmesi tartışılmaktadır. Neymiş? Orta Doğu'ya yönelik bir savunma mekanizması için. Oysa Orta Doğu'dan Türkiye'ye yönelik en büyük tehdit PKK üzerinden gelmektedir. Ve bu konuda NATO üyesi hiçbir ülke şimdiye kadar Türkiye'nin arkasında durmadığı gibi, PKK'nın yanında duran, silahla ve parayla besleyen sözde müttefiklerin kimler olduğunu da ayrıca biliyoruz. Onun için NATO Zirvesi'ni yakından ama endişeyle izliyoruz ve taviz verilmemesi konusunu yakından takip ediyoruz.

Bu arada tabii bu zirve için Etimesgut Havaalanı'nda yapılan harcamalar, yol kenarına çekilen brandalar, kapatılan sokaklar, caddeler, iptal edilen düğünler, nişanlar ve 65 yaşındaki annesi babası Alzheimer hastası emekli öğretim üyesinin tutuklanması... Abartmayın. Tabii ki olası terör eylemlerine karşı ciddi önlemler alınmalıdır. Bu Türkiye’nin namusudur. Ama 'Benim annem babam Alzheimer. Benden başka bakacak kimseleri yok, ölürler bu insanlar beni tutuklarsanız' diyen 65 yaşındaki emekli bir öğretim üyesini tutukluyorsanız, bunu bize terörle mücadele ve NATO Zirvesi'nin güvenliği olarak anlatmayın lütfen. Bu artık sistematik baskıya dönüşüyor ve kabul edilebilir değildir.

Değerli Zafer Partililer, bütün bu baskılar, bütün hukuksuzluklar, bütün butlan süreçleri aslında iktidarın çöken ekonomiden Türk halkının dikkatini başka noktalara çekme, muhalefeti ayrıştırarak seçim kazanma stratejisinden başka bir şey değildir. Halk ise öfkeli ama sabırlı bir şekilde seçim sandığının önüne gelmesini bekliyor. Biz de Zafer Partisi olarak bu sandık Türk halkının önüne gelene kadar. Anadolu’yu adım adım, il il, ilçe ilçe bütün kadrolarımızla dolaşmaya ve Zafer Partisi’nin politikalarını anlatmaya devam edeceğiz. 

Bunu yaparken bir yandan da şu çağrıyı tekrarlamak istiyoruz: Ortada bir Öcalan projesiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Lübnanlaştırılması süreci varken, Bahçeli ile Öcalan kol kola girmişken, neden kendilerini Atatürkçü, Türk milliyetçisi, ulusalcı, vatansever olarak nitelendirenler bir araya gelmek istemezler? Neyin hesabını yaparak bir araya gelmekten uzak dururlar? Bunu anlamıyoruz. Biz, Atatürk etrafında birleşme çağrımızı tekrarlıyoruz. Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyeti korumak ve gelecek nesillere aktarmak için geçmişte bazı meselelerde farklı düşünsek de bazı insanlarla, partilerle, gruplarla yapmamız gereken şey, Atatürk'ün Birinci Meclis'te yaptığı gibi bütün vatanseverleri vatan savunmasında bir araya getirdiği stratejinin 21. yüzyılın başında tekrar gerçekleştirilmesidir. Biz bütün Atatürkçülere, bütün vatanseverlere, yurtseverlere, Türk milliyetçilerine elimizi uzatıyoruz. Elimiz tutmak isteyenlerin uzattığı eli de sıkmaya hazırız.”

Genel başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Bazı muhalif parti liderleri yaşananların erken seçime değil ama baskın seçime işaret ettiğine dikkat çektiler. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt:

“Erken olsun, baskın olsun, bir an önce seçim olsun. Ne olursa olsun, biz hazırız.”


Genel başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “NATO ile ilgili ifadeleriniz var ama bazı medya kuruluşları ve gazeteciler akreditasyon alamadılar. Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?” sorusuna verdiği yanıt:

“Evet, ben de şaşkınlıkla izliyorum. Sanıyorum Sözcü gazetesine ve Halk TV'ye bu olayı izleme imkanı verilmemiş. Gerçekten hayret verici. Yani Sözcü Televizyonu düşman televizyon mu, Halk TV düşman televizyon mu? Bunlar Türkiye'de yayın yapan meşru televizyonlar değil mi? Şimdi Hindistan'dan bir televizyon kanalı gelecek, Endonezya'dan bir televizyon kanalı gelecek ve Türkiye'de NATO Zirvesi'yle ilgili çekim yapıp yayınlayacak, Sözcü ve Halk TV bunu yapamayacak. Bu adalet mi ya? Bu adalet mi? Bu hak mı? 

Bu ne demek biliyor musunuz? Milyonlarca Sözcü izleyicisi, milyonlarca Halk TV izleyicisi bu ülkenin vatandaşı değiller. Endonezyalılar bunu bu Zirveyi izleyebilirler ama muhalefet kanallarını izleyenler, iktidara muhalefet olan kitleler bu NATO Zirvesi'yle ilgili bilgi sahibi olmasınlar. 

Ama tabii ki bu hukuk değil, tabii ki bu demokrasi değil. Zaten Türkiye'de demokrasi de yok. Bunu da biliyoruz. Yani demokrasi varmış gibi de yapmayalım. Türkiye'de demokrasi yok. Türkiye'de hukuk devleti de yok. Şu anda Türkiye'de bir otokratik rejim var. Anayasayı askıya almış bir rejim var. Anayasa Mahkemesi'nin kararlarını uygulamayan bir rejim var. Muhalefete karşı düşman ceza hukuku uygulayan bir saray rejimi var. Onun için bu da normal.”

Genel başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Bugün 2 Temmuz. Sivas Madımak olaylarıyla ilgili neler söylemek istersiniz?” sorusuna verdiği yanıt:

“Sivas Madımak olayları elbet olağanüstü üzücü ve düşmanlaştırıcı, Anadolu'ya, Türk milletine yapılmış bir suikast. Kabul etmek mümkün değil. O dönemde de eleştirdik, arkasında duran olmadı ve kabul edilebilir değil. Daha fazlasını şimdi söylemek istemiyorum. Bazı şeyleri de kaşımak istemiyorum. Ama çok üzücüydü.”

Genel başkanımız Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Önümüzdeki günlerde NATO Zirvesi toplantısı gerçekleşecek. Bu toplantı öncesi sokak ve caddelerde birçok protesto oluyor. Buna dair neler söyleyeceksiniz?” sorusuna verdiği yanıt:

“Demokratik ülkelerde anayasaya göre protesto doğal bir haktır. Ama Türkiye demokratik bir ülke olmadığı için gösteri yaptığınız zaman sizi içeri alabilirler. Evet, teşekkür ederim. Yani bunu kabul edelim arkadaşlar. Benim anayasal hakkım, benim hukuki hakkım dediğimiz şeyler artık yaşadığımız ülkede fanteziden ibarettir. Hukuki haklarımız yoktur. Bildiğimiz, duyduğumuz her şeyi kamuoyuyla paylaşmamız bile mümkün değil. Öyle şeyler yaşanıyor ki Türkiye'de inanılır gibi değil.”